5 Haziran 2012 Salı

GERÇEK KURAN AHLAKI

GERÇEK KURAN AHLAKI
Bir din adına ortaya çıktığını ileri süren insanların bir kısmı, o dini yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor olabilirler. O nedenle bu insanlara bakarak o din hakkında fikir edinmek yanlış olur. Bir dini tanımanın en doğru yolu, o dinin kutsal kaynağını incelemektir. 

İslam'ın kutsal kaynağı Kuran'dır. Ve Kuran'da öğretilen ahlak modeli, bugün "İslam" dendiğinde bazı Batılıların zihninde oluşan imajdan tamamen farklıdır. Kuran ahlakı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakarlık, tolerans ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Bu ahlakı gerçek anlamda yaşayan bir Müslüman, son derece kibar, ince düşünceli, hoşgörülü, güvenilir, uyumlu bir insan olur. Etrafına sevgi, saygı, huzur ve yaşama sevinci verir.

İslam barış ve esenlik dinidir 
İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: 

"Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."


Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kuran ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir. 
Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kuran'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir: 

"Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25) 

"Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 77) 

Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır. 

İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir. 

Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır: 

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara Suresi, 256) 

"Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 22) 

İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kuran'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez. 

Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.


Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır
Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kuran'a göre en büyük günahlardanbiridir: 

"Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide Suresi, 32) 

"Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır. (Furkan Suresi, 68) 

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler. 
Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder 
Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır: 

"Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled Suresi, 17-18) 

Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

Kuran'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, herşeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir. 

Kuran'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır. 
Allah hoşgörü ve affediciliği emretmiştir

Kuran-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur. 

İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kuran ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır. 

Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kuran'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kuran'da "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet Suresi, 34) ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

GERÇEK DİNDARLAR VE SAHTE DİNDARLAR


GERÇEK DİNDARLAR VE SAHTE DİNDARLAR
De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?", "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?" De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.", "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. (Mü'minun Suresi, 84-90)
Daha önce verilen örneğe geri dönelim. Şehirde, diğer insanlardan her yönden farklı bir grup insan olduğunu vurgulamıştık. Bu insanlara, şehirin diğer sakinlerinin önemli bir bölümünün kötü gözle baktıklarını, onlar aleyhinde davrandıklarını belirtmiştik. O bir grup insanın ise, kendilerine, o şehrin ve daha başka herşeyin sahibinin ulaştırdığı bir kitabı rehber edindiklerini söylemiştik. 
O insanlar, Allah'ın verdiği isimle, Müslümanlardır: 
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet Suresi, 33)
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Diğer insanların müminlere iyi gözle bakmayışları... Örnekte anlatılan şehrin bir "cahiliye şehri" olduğunu belirtmiştik. Bir toplumun "cahiliye" toplumu olması, onun dinsiz bir toplum olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Kuran'da anlatılan "cahiliye" toplumları kendilerini "dindar" olarak görürler. Ama bağlı oldukları din, hak din değildir. Dinlerine belki hak dinin ismini vermişlerdir, fakat yaşadıkları din bir gelenek dinidir, atalarından kalan ve ısrarla sürdürdükleri ve doğru olduğunu zannettikleri sapkın bir din anlayışıdır. Kur'an'da, "cahiliye" toplumunun bu özelliği şöyle vurgulanır:
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)
"Cahiliye" toplumunun en önemli özelliği ise, savunduğu geleneği Allah adına savunmasıdır. Bu gerçi samimiyetsiz bir savunuştur ve "cahiliye" toplumunun üyelerinin Allah'a karşı bir bağlılıkları yoktur. Ama gelgelelim bu toplumun üyeleri, hele önde gelenleri, ağızlarından Allah'ın adını düşürmezler. Öyle ki, Allah'ın bir Peygamberini öldürmek gibi Allah katında olabilecek en büyük suçu işlerken bile, Allah adına yemin ederler:
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim". (Neml Suresi, 48-49)
"Cahiliye" içinde öyle bir grup da vardır ki, Kuran'ı bilirler, Kuran'a uyacaklarına söz vermelerine rağmen, "dünyanın geçici yararını" tercih ederek, çıkarlarını gözetirler. Bütün bu yaptıkları ikiyüzlülüğe rağmen, kendilerini "örnek Müslüman" olarak gösterirler:
Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)nın geçici-yararını alıyor ve; "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular.  (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (A'raf Suresi, 169)

Bu durumda, bir insanın ya da bir grubun mümin olup olmadığını anlamak biraz daha dikkatli bir gözlem gerektirir. Çünkü bir insanın ağzından -üstteki ayette açıkça belli olduğu gibi- İslami sözlerin dökülmesi, o insanın Müslümanca konuşması onun gerçekten Müslüman, mümin olduğunu göstermeyebilir. Üstteki ayette anlatılan insanların bir istisna olduğu sanılabilir. Ancak Kuran ayetleri bunun böyle olmadığını göstermektedir. Birçok ayette, mümin olduğunu öne sürdüğü halde aslında mümin olmayan, üstüne üstlük, çok daha kötü bir konumda olan insanlardan söz edilmektedir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
Başka ayetlerde, söz konusu "sahte dindar"ların, kendilerine sorulan sorulara şöyle cevaplar verdikleri bildirilir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz? (Yunus Suresi, 31-32)
Andolsun, onlara: 'Kendilerini kim yarattı?' diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)
Yukarıdaki ayetler, bir insanın gerçekten mümin olabilmesi için gerekli kıstasların, cahiliye toplumundaki "dindar" kıstaslarından farklı olduğunu gösterir. "Cahiliye toplumu", bir insanın mümin olabilmesi için, sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" demesini ve toplum tarafından kabul görmüş, şekli yönü ağır basan bazı davranışları yerine getirmesini yeterli sayar. Ama Allah'ın Kuran'da tarif ettiği mümin, bunlardan çok daha farklı özellikler taşımaktadır.

KENDİMİZİ SORGULAMAK


KENDİMİZİ SORGULAMAK
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
Kuran'da müminler, önceki bölümlerde anlattığımız şekilde tarif edilir. Allah'ın kendilerinden hoşnut olduğunu ve onları cennetine koyacağını bildirdiği insanlar bahsettiğimiz özelliklere sahiptir. Peki acaba kendimize hiç sorduk mu, biz onlara ne kadar benziyoruz? 
Kuran'da tarif edilen mümin modeli açıkça göstermektedir ki, sorulduğunda "elhamdülillah Müslümanım" demek ve arada sırada bazı ibadetleri yerine getirmek Allah katında yeterli değildir. Bu "bir ucundan ibadet" etmektir ki, Kuran'da "Allah'a bir ucundan ibadet edenler"in durumu şöyle anlatılır:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüüstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11) 
Kendilerini yeterli gören bu insanların yanıldıkları bir diğer konuda, iyilik sever olmalarını kafi görmeleridir. Oysa Kuran'da Allah katında nelerin değerli, nelerin gerçek iyilik olduğu şöyle anlatılır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)


Kuran'da mümin tarifi açıkça verildiği halde, "benim kalbim temiz, kimseye kötülüğüm yok, Allah tabii ki beni seviyordur" gibi düşüncelerle kendini kandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Allah insanlardan, Kendisine kulluk etmelerini istemektedir, yalnızca "kimseye zarar vermeyen kalbi temiz insan" olmalarını değil. Kaldı ki, Allah'a kulluk etmeyen, imandan uzak bir insanın kalbi hiçbir şekilde "temiz" olamaz. Kalbin temiz olması ancak, Allah'ın Kuran'da bildirdiği tüm hükümleri yerine getirmek, sınırlarını korumakla mümkün olabilir.
Dolayısıyla gerçek kalp temizliği,insanı Allah’tan uzaklaştıran tüm engellerin, kalpten arındırılmış olması anlamına gelir.Böyle bir insan, dünya hırsından, bencillikten, korkudan, güvensizlikten uzak olur.Allah’tan başka varlıklara bağlanmaktan, onlara karşı Allah’tan bağımsız bir sevgi duymaktan kurtulur.
Bu yanlış düşüncedeki insanlar,Allah’ın hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı değil,bulundukları toplumun hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı seçerler.Ve cahiliye kıstaslarıyla yaptıkları bu değerlendirme sonucunda,kendilerini kandırarak, cennete gireceklerini düşünürler.
Bu düşünceye göre kişi,hem Allah’a kulluk etmeden, koskoca bir ömrü istek ve tutkularına göre tüketecek,hem de ahirette Allah’ın samimi ve salih kulları için hazırladığı cennetinde, onların arasında,nimetler içinde yerini alacaktır.Böyle bir düşünceye sahip olması için, bir kişinin, Kuran’ı hiç bilmiyor olması gerekir.Çünkü Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri kavrayan bir insan, sadece kendini kandırmış olacağını gayet iyi anlayabilir.

“Allah, takva sahiplerini(korkup,sakınanları), inanarak ve inançlarını uygulayarak zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır.Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzünlenmeyeceklerdir.” Zümer-61


DİNDEN UZAK İNSAN MODELİNİN ZARARLARI

DİNDEN UZAK İNSAN MODELİNİN ZARARLARI
Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 24)
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. (Hac Suresi, 8)
Müminlerin buraya dek sözünü ettiğimiz tüm bu olumlu özelliklerine rağmen, bir kimsenin dinden uzak kalmasının altında yatan nedenleri anlayabilmek için bu kişinin İslam ve Müslümanlar hakkında o güne kadar edindiği izlenimlere, ön yargılara göz atmak gerekir. Burada, "tümüyle dinsiz" ya da "ateist" kişilikler üzerinde durmayacağız. Sözünü edeceğimiz model, özellikle içinde yaşadığımız toplumun bir ürünü olan "dinden uzak" insan modelidir.
"Dinden uzak" yaşayan insan modelinin en önemli özelliği, başta da belirttiğimiz gibi toplumun telkinleri doğrultusunda hareket etmesidir. Bu insan, hemen her davranışını çoğunluğa uyma psikolojisi ile belirler. Bu psikoloji şüphesiz onun dine karşı olan bakış açısını da şekillendirir. 
Din hakkındaki tüm düşünceleri, ona çevresi tarafından aşılanmıştır. Kuran'ı hayatında bir kere bile okumadığından ve bilmediğinden küçüklüğünden beri edindiği kulaktan dolma, "nineden-dededen" görme bir yapı "din" ya da "Müslümanlık" adı altında hafızasına kazınır. Etrafında din adına söylenilen herşeyin dinde gerçekten yer aldığı düşüncesine kapılır. Okulda biyoloji hocası evrimciyse ya da felsefe hocası ateistse, birden herşeyin aydınlandığını (!), olayların iç yüzünü anladığını, birtakım şeyleri aştığını zannetmeye başlar. Dindar adı altında sapkın kişileri, tarikatları, örgütleri öne süren; Müslümanları, kimi zaman vahşi, saldırgan, çağdışı, fanatik, ilkel, kimi zaman da uyuşuk, pasif, dünyadan kopmuş, umursuz, topluma ve olaylara karşı ilgisiz, duyarsız insanlar olarak lanse eden medyanın belirli kesimlerinin telkinleri sonucu, İslam'ı artık yeterince tanıdığına kanaat getirir. Hatta dost meclislerinde din, İslam hakkında konuşmalar yapabilecek, çağdaşlık, modernlik, batı, vs. gibi konular hakkında "ahkam kesecek" kadar kendine güveni geldiğini hisseder. Kendisiyle aynı görüşe sahip kimselerle karşılaştıkça bu güveni daha da artar. Vicdanından geriye kalanları da bu güvenle bastırır.

Etrafında izlediği dini uygulamaların, akılcılıktan uzak, çarpık, ilkel görünümlü olması onu doğrusunu araştırmaya yöneltmez. Eğer gerçek bir din varsa da böyle bir şeyle karşılaşmak hiç işine gelmez. Hazır vicdani problemlerini de bastırabilmişken, reddedemeyeceği birtakım gerçeklerle ve bunların kendisine getireceği çeşitli yükümlülüklerle yüz yüze gelmekten hiç hoşlanmaz. Allah'ın insanları yükümlü kıldığı ve ilerde hesabını soracağı böyle bir sistem varsa, ondan hayat boyu kaçmakla bu sorumluluktan kurtulamayacağını idrak edecek kadar düşünmekten bile korkar. Bu psikoloji Kuran ayetlerinde şöyle tarif edilir:
Onlar hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değillerdir. (En'am Suresi, 26)
Toplumun büyük bölümünün dinden uzak durması, onun da aynı tavrı sergilemesinin en büyük dayanağı olacaktır. Hele ünlü ve toplumun önde gelen kişilerinin, "aydın" adı altında lanse edilen kimselerin dinden kopuk yaşamları onu çok etkileyecektir. "Sosyete" zaten en çok özendiği hayat biçiminin yaşandığı ortamdır. Dinden uzak kalarak "çağa uyduğunu" ve "önde gelen insanların yaptığı gibi yaptığını" düşünür. Bu topluluk psikolojisi nedeniyle, dinden uzak durmanın ahiretteki akıbetinin endişesinden de kendince kurtulur. Dinden uzak kalmak, dine önem vermemek bir suç olsa bile, bu suçu pek çok "önde gelen" kişi ile birlikte işlediğinden vicdanı bir derece rahattır. Bu, "toplu işlenen suç sorumluluğu azaltır" psikolojisinin tipik bir örneğidir.
Halbuki öldüğü andan itibaren her insan tek başına kalacaktır. "Önde gelenler"in, "aydın"ların, "sosyete"nin de kendisine hiçbir faydası dokunmayacaktır. Ayetlerde, ahiretteki durum şöyle bildirilir:
Onların tümü-toplanıp (kıyamette) Allah'ın huzuruna çıktılar da zayıflar (müstaz'aflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) dedi ki: 'Şüphesiz, biz size tabi idik; şimdi siz, bizden Allah'ın azabından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?' Dediler ki: 'Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez, bizim için kaçacak bir yer yoktur.' (İbrahim Suresi, 21)
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın' (bir tarzda) Bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam Suresi, 94)
Kişi "seçkinlik" kavramını yanlış değerlendirdiği için kendine de yanlış insanları örnek alır. "Cahiliye" toplumuna göre "seçkinlik", para, şöhret gibi değerlerle kazanılır. Gerçekte ise, "seçkinlik" yalnızca Allah'a olan samimi yakınlıkla elde edilir:
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır. (Sad Suresi, 45-47)
Toplum ona değişik alışkanlıklar kazandırır. Herşeyden önce, her ortamda belirli bir "statü" kazanması gerektiğini düşünür. Aksi takdirde çevresindeki insanların ne düşüneceği zihnini çok meşgul eder. Artık, bir topluluk içinde aklına gelen tek şey "şu anda etrafımdakiler hakkımda ne düşünüyor?" olur. Allah'ın hoşnutluğunu aramanın ne demek olduğunu bile bilmiyordur. O yalnızca insanların hoşnutluğunu aramaktadır.
Dinden uzak toplum, ona, karşı cinsle olan ilişkileri hakkında da gerekli eğitimi vermiştir. En büyük sloganlarından biri "kadına saygı ve kadın haklarının savunulması" olan bu dinden uzak toplumda, kadın aslında tam bir sömürü aracı olarak kullanılır. 
"Çıkma" mantığı toplumdaki sosyal sorunların yegane anahtarıymış gibi halka empoze edilerek, "flört", "boy friend", "girl friend" gibi süslü terimlerle modernize edilir. Namus, iffet gibi dinde titizlikle önem verilen konular, medya tarafından özellikle ele alınarak, insanların bilinçaltına zıt yönde telkinler ince ince işlenir. Kendi isteğiyle namuslu kalmak isteyen insanlar kitle psikolojisi yaratılarak ya namussuzluğa sürüklenir ya da toplumdan dışlanır. Böylelikle kişiler üzerinde sosyal bir baskı oluşur. Ayrıca onların, istenilen doğrultuda hareket etmedikleri takdirde, kendilerinden kuşku duyacakları, özgüvenlerini kaybedecekleri bir kamuoyu meydana getirilir.
Bütün bu toplumsal telkinlerin etkisiyle, homoseksüelliğin de normal karşılanması gerektiği, bu sapıklığın yalnızca o insanı ilgilendirecek bir "seçim" meselesi olduğu propagandasıyla karşı karşıya gelinir. Homoseksüellik, taassupsuzluk, medeni cesaret, kendini aşma olarak sunulur. 
Diğer yandan İslam'da Allah'ın karşılıklı sevgi ve saygıyı, herhangi bir menfaat gözetmeden en yoğun biçimde yaşamak için meşru kıldığı evlilik kurumu, bu sistemin genel felsefesinin gerektirdiği biçimde, karşılıklı bir sömürü aracı olarak kullanılır. Bu sistemde erkek için, evlendiği kadın, hayatının geri kalan kısmında kendisine bakacak, çamaşırını yıkayıp, yemeğini yapacak ve cinsel tatminini sağlayacak bir meta konumundadır. "Koca kapma" telkinleriyle büyütülen kadın ise kocasını, bir an önce çocuk yaparak kendisine bağlayacağı ve bu yolla istikbalini garantiye alacak, kendisine gerekli hayat standardını sağlayacak bir araç olarak görür. Bunları kendisine sağlayan erkeğin tahakkümü altına girer ve kocasını kaybetmemek için her türlü yola başvurur. Bu tür bir evlilik, aslında bir hayat kadınıyla maddi menfaat karşılığı birkaç saatliğine yapılan sözleşmenin daha uzun, ömür boyu süren bir benzerinden çok da farklı bir şey değildir. Gerçi bunu iki taraf da açıkça kabul etmek istemez, fakat yeri geldiğinde bunun hayatın bir gerçeği olduğunu belirtmekten de çekinmez. Mantık evliliği yapmalarıyla övünenler vardır. Anlaşıldığı gib,i böyle bir evlilikte ortak paylaşım noktası sevgi değil, para, karşılıklı menfaat ve cinselliktir.
Bir çıkar ilişkisi haline dönüşen bu evlilikte sadakat, vefa gibi kavramların da hiçbir anlam ifade etmediği ortadadır. Evliliklerinde yukarıda saydığımız çıkarları sağladıktan sonra birbirini aldatan, ihanet eden eşlerin sayılarının günden güne artması bunun doğal bir sonucudur. Bu ihanetleri, eşinden gizli ya da karşılıklı anlaşmayla sürdürenler de çoğalmaktadır. Sonuçta çağdaş evlilik sisteminin özü, dinde bahsedilen evlilik modelinden çok uzaklaştırılıp, toplumda belirli çevrelerce yerleştirilmeye çalışılan "serbest cinsellik" ortamına açılan bir kapı haline getirilmiştir.
Çağdaşlık adı altında lanse edilen din-dışı yaşam tarzı gerçekte bağımsız bir felsefe değildir. İnsanları, dinden ve onun getirdiği bakış açısından tümüyle koparıp tam tersi bir yapı yerleştirmeye, dinin koyduğu kuralların uygulanmasını engellemeye çalışan bir fikir sistemidir. Bu fikir sisteminin el attığı alanlar yalnız cinsellik ve evlilikle sınırlı kalmayıp her türlü değer yargısına uzanır. Dinin getirdiği kavramların bir kısmını -iffet, namus gibi- tamamen yok etmeye çalışırken bir kısmını da kendi sistemine kanalize ederek asıl amacından saptırmaya çalışır. Örneğin Allah yolunda gösterilen dürüstlük, cesaret, gözüpeklik, mücadelecilik gibi özellikler Kuran'da övülmüştür. Haksızlıkla, adaletsizlikle uğraşmak, iyiyi, doğruyu anlatmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamak, cesaretini Allah'a olan güveninden almak, Allah'tan başkasından korkmayıp gerektiğinde canını ortaya koymak müminlerin en önemli özelliklerindendir. Ancak sözünü ettiğimiz fikir sistemi, cesareti, en uç sapıklıkları denemek, dürüstlüğü, ahlaksızlıkları alenen ve pervasızca yapmak, mücadeleyi de bunları ölene kadar savunup, herkese yaymak olarak tanımlamıştır.
Genç yaştaki erkekler hedeflendiğinde, "cesaret" ve "gözüpeklik" kavramları, kabalık, zorbalık, saygısızlık, sınır tanımamak, insanların haklarına tecavüz etmek, fırsatçılık, insan kullanmak, saldırganlık, kavgacılık, kibir ve büyüklenme gibi karakter bozuklukları ile bir tutulmuş, bu dengesiz ve çarpık psikoloji "delikanlılık" adı altında özenilecek bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Patavatsızlık, lafını sözünü bilmezlik, ağzı bozukluk, boşboğazlık, "harbilik" şeklinde övülmüştür.
Allah yukarıda saydığımız ve benzeri diğer olumsuz özellikleri üzerinde taşıyan insanların güvenilmezliklerini, Kuran'da yine bu bir dizi özellik ile şöyle bildirmektedir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren, hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; mal ve çocuklar sahibi oldu diye, kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, "(bunlar) eskilerin masallarıdır" diyen. (Kalem Suresi, 10-15)
Genç kızlarda ve kadınlarda ise her önüne çıkanla "beraber olmak", özgür cinselliği savunmak "cesaret", kocasına kendisini aldattığını açıklamak ise "dürüstlük" ölçüsü sayılmıştır. "Saygı" ise bütün bu sapıklıklara karşı gösterilmesi gereken sapkın takdir duygusu haline gelmiştir.
Bütün bu çarpık mantıkların sonucunda "sevgi" kavramının da anlamı değişmiştir. Sevgi, karşıdaki kişinin kendisine sağlayacağı hava atma derecesi veya maddi çıkar ile orantılıdır. Bununla birlikte, din-dışı yapının bir diğer özelliği de sevgiyi çeşitli görüntü ve imajlara dayandırmasıdır. Pek çok genç kız, "romantik serseri" imajını veren gence sırf bu imajın hatırına "aşık" olur. İmaj faktörü nedeniyle, en fazla bir iki özelliği olan sıradan insanlara sevgi beslerken, dürüst, fedakar, saygı ve sevgi dolu bir kişinin ufak bir hatasını görse hemen onları yargılamaya kalkışır. Fakat hiçbir olumlu özelliğe sahip olmayan bir "serseri"yi günün birinde ağlarken görünce birden sevgi ve şefkat damarları kabarır.
İçinde bulunduğu toplum ölçü ve değer yargılarını, duygu ve düşüncelerinin sınırlarını belirlerken onu, Allah, din ve varoluş amacı hakkında hiçbir şey düşünmeyen bir insan haline getirmiştir. Zaten böyle şeyleri düşünmeye ayıracak pek vakti de yoktur. Zira, kendisini programlayan ve dizginlerini elinde tutan toplum, ona sayısız görevler yüklemiştir. Herşeyden önce cahiliye toplumunun deyimiyle "gemisini kurtarması", ardından da bu toplumda belirli bir "statü" kazanması gerekmektedir. Bunun için diğer insanları kullanacak, gerekirse ezecek, saf dışı edecektir. 
Çünkü bu cahilce anlayışa göre "hayat bir mücadeledir" ve yine aynı anlayış nedeniyle "büyük balığın küçük balığı yutması" gereklidir. Zayıfın, düşkünün elenmesi ise bir doğa kanunu olarak görülür. Başkalarının, kendisine zararları dokunmadıkça, aynı zihniyeti taşımalarının da bir mahsuru yoktur, çünkü "ona dokunmayan yılanlar istedikleri kadar yaşayabilirler."

Fakat işler umduğu gibi gitmeyip gerekli başarıyı gösteremediği, hayal ettiği toplumsal statüyü kazanamadığı takdirde, aynı felsefe bu sefer kendi aleyhinde işlemeye başlar. Bir de bakar ki toplum tarafından hor görülen, ezilen, aşağılanan ve dışlananların safına birdenbire kendisi de katılmıştır. Daha önce kendini yüceltmesini umduğu kurallar, şimdi onu hedef almışlardır. Çevresindeki dostları aniden yok olmuş, mutsuz ve tek başına kalmıştır.
Bunlar yetmiyormuş gibi etrafında kendinden büyük balıkların dolaşmaya başladığını farkeder. Güvenecek insan, tutunacak dal, bir yardım eli arasa da bulamaz. Tamamen çıkmaza girdiğini düşündüğü sırada son çareyi Allah'a yalvarmakta bulur. Kuran'da dinden uzak insanların çaresizlik durumlarında Allah'a yöneldikleri şöyle haber verilir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na "gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)" olarak Allah'a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız. (Yunus Suresi, 22)
Ancak bu insan, Allah duasına karşılık verip de işleri yoluna girmeye başlayınca sanki daha önce Allah'a yalvaran kendisi değilmiş gibi eski zihniyetini sürdürür:
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 23)
Çarpık zihniyetine göre, "herşeyi metafizik olarak yorumlamamak, gerçekçi olmak" lazımdır. Önemli bir deneyim atlatmış ve kendi çabasıyla kurtulmuştur. "Hayatın gerçeklerini" öğrenmiştir. Kötü günler geçirmiştir, fakat bunlar artık geride kalmıştır. O şimdi daha tecrübeli, daha olgundur. İnkarcı insanların bu anlamsız psikolojisi de Kuran'da haber verilmiştir:
Andolsun, Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür. Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz; "Kötülükler benden gidiverdi" der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir. (Hud Suresi, 9-10)
Böyle bir nankörlük yapan insanın, eski inkar felsefesi daha çok oturmuş, daha da kemikleşmiştir. Hayatının geri kalan kısmında da benzeri belalar başına gelir. Allah belki -Kendisine yalvardığı takdirde- her seferinde kendisine icabet edecektir. Fakat o bunlardan ders ve ibret alıp doğru yolu seçmedikçe Allah'tan uzaklaşacak, kendisine tanınan fırsatları ardı ardına tepecektir. 
En kötüsü de, eğer böyle bir halde ölümle yüzyüze gelirse iş işten geçmiş olacak, kendisine yeni bir fırsat tanınmayacaktır. Çünkü o yaşamı boyunca nasıl biri olduğunu ortaya koymuştur. Allah bu insanın gerçekle yüzyüze gelince duyacağı pişmanlığı Kuran'ın birçok ayetinde önceden haber vermiştir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kafirlerdir. (Enam Suresi, 27-28)
Kuran'daki diğer ayetlerde de aynı psikoloji vurgulanırken, kişinin bu ümitsiz duruma düşmeden önce, hayattayken Allah'a yönelmesi öğütlenir:
Allah, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen; 'Geri dönmeye bir yol var mı?' derler. Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba (veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. Onların Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur. Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 44-47)

İSLAMDAN UZAK TOPLUMDAN, KURAN AHLAKINA GEÇİŞ

İSLAMDAN UZAK TOPLUMDAN, KURAN AHLAKINA GEÇİŞ
Ancak zulmeden başka; sonra kötülüğün ardından iyiliğe çevirirse, artık şüphesiz Ben, bağışlayanım, esirgeyenim. (Neml Suresi, 11)
Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. (Şura Suresi, 52)
Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir. (Hac Suresi, 24)
Her insan için hayatı devam ettiği sürece (daha önce sözü edilen) "cahiliye" toplumunun telkinlerinden kurtulup, imana yönelme şansı vardır. Allah'ın koyduğu kanuna göre, hiç kimse bir "uyarıcı" tarafından doğruya davet edilmeden önce bu dünyadan ayrılmayacaktır. Sorumlu tutulacak olan herkes İslam'a davet edilecek ve hür iradesine göre bir seçim yapacaktır. Allah her toplumun uyarılacağını bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (İsra Suresi, 15)
Bu davetle muhatap olan insanlar farklı tepkiler gösterirler. Kuran'da bu tepkiler detaylarıyla anlatılır. Bu tepkilerin en güzeli ise, gerçek bir müminin vereceği "işittik ve itaat ettik" ifadesiyle dile getirilir:
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. (Nur Suresi, 51)
Fakat herkesin tepkisi böyle güzel olmayabilir. Kuran'da, dine davet edildiğinde büyüklenerek başkaldıranlardan, hatta düşmanlık besleyenlerden söz edilir:
Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline. Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele. Ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, alay konusu edinir. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır. (Casiye Suresi, 7-9)
Kimilerinin tavrı ise daha belirsizdir. Vicdanı ona doğruyu gösterir, ama içindeki bir başka ses ona sürekli din-dışı toplumdan vazgeçmemesini telkin eder. Bu telkinleri de bazı savunma mekanizmalarını kullanarak meşru zemine oturtmaya çalışır. Doğrudan kaçmak için çeşitli yollar dener. "Onlar bana doğruyu söylüyorlar, ama ben iradesizliğim veya gururum nedeniyle uygulamıyorum" demeyi kendine yediremediği için ya kendisine anlatılan gerçeklerde ya da bunları anlatan müminlerde açık arama yoluna gider.
Böyle bir kimse, karşısında Kuran'a bağlı olan gerçek bir müminle karşılaştığı zaman, ona kafasındaki bir yığın önyargı ve şüpheyle yaklaşır. Yıllardır kafasında yer etmiş, ailesinden, etrafından gördüğü dindar modeline pek benzemediğini görünce, onu "dini kendi kafasına göre yorumlayan ve çıkarları doğrultusunda kullanan" bir kişi olarak değerlendirir. 
İlginç olan ise, bu tarz suçlamaların tarih boyunca her cahiliye toplumunda aynı şekilde görülmesidir. Öyle ki geçmişte son derece ileri gidip Allah'ın Peygamberlerine karşı bile bu yönde suçlama yapan kavimler olmuştur:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 24)
... Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz. (Hud Suresi, 62) 
Böyle bir insan, o ana kadar dışarıda görüp de kınadığı hatalı ve çarpık din anlayışının birdenbire ateşli savunucusu kesilir. "Bütün herkes yanlış yapıyor da bir siz mi doğru yoldasınız" gibi kalıplaşmış mantıklar öne sürer. Ancak bilmelidir ki, bu mantık tümüyle Kuran dışıdır. Çünkü Kuran'da bildirildiğine göre, doğru, onu kabul eden insanların sayısıyla ölçülmez. Zaten "insanların çoğu"nun yanlış yolda olacakları Kuran'da bildirilmiştir:
Elif, Lam, Mim, Ra. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler. (Ra'd Suresi, 1)
Kuran'da, çok geniş ümmetlere sahip olan Peygamberler (Hz. Musa, Hz. Süleyman, Hz. Muhammed...) gibi, gönderildikleri toplumlarda kendilerine çok az kişinin tabi olduğu Peygamberler de aynı şekilde övgüyle anılmaktadır. Bu Peygamberler görevlerini eksiksiz olarak tamamlamış ve Allah'ın kendilerine bildirdiği dini insanlara tebliğ etmişlerdir. Kendilerine düşen görevi yerine getirmiş, mükafatları Allah katında garanti edilmiştir. Bundan sonra uyarılan insanların çoğunun ya da azının iman etmesi gerçekleri değiştirmez. Çoğunluk hiçbir zaman için bir doğruluk ve değer ölçüsü olmamış, seçkinlik her zaman çok az sayılarla sınırlı kalmıştır. 
Allah Kuran'da, burada bahsettiğimiz çarpık mantıklarla müminleri sorgulayan, ortalı kişilerin konumlarını da belirtmiştir:
... Onlar ne sizdendirler ne de onlardan... (Mücadele Suresi, 14)
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla.  Allah kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa Suresi, 143)
Bu tür bir kişi, Kuran'a dayalı gerçek din hakkında kendisine anlatılanlarda açıklar bulmaya çalışır. Hiçbir şey bilmediği halde, kendi kafasından çeşitli örneklemelerle karşısındakileri "sıkıştırmayı" dener. Allah'ın Kuran'da "misal" olarak adlandırdığı inkarcıların bu örneklemeleri aslında herhangi bir tutarlılığa sahip olmayıp, ya tutarsa mantığında öne sürülen safsatalardır:
Bir bak, senin için nasıl misaller verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar. (Furkan Suresi, 9)

Bu misallerin en klasikleri 4-5 taneyi geçmez. "Mesela domuz eti niçin haram?" sık rastlanılan sorulardan bir tanesidir. Domuzun kendi pis bir hayvandır ve trişin adlı hastalığa neden olur. Bu soruyu soran kişiler de genellikle domuz etinin insan sağlığına ne derece zararlı olduğunu bilmektedirler. Fakat bu insanlardan bir çoğu buradan bir şey yakalarsa tüm sistemi açmaza sokabileceği ümidiyle bu yola başvurmaktadırlar. Ancak bu insanların başarıya ulaşmaları söz konusu değildir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır. (Hac Suresi, 51)
Bunlar Allah'ın yolundan engelleyenler ve onda çarpıklık arayanlardır. Onlar ahireti de tanımayanlardır. (Hud Suresi, 19) 
Bu tip insanlar, öne sürdükleri bir misalin geçersizliği kendilerine izah edilse bile, -amacı samimi olarak bilgilenmek, şüphelerini gidermek değil de, tamamen açık aramak olduğu için- cevap aldığı misali yeni misaller takip eder. Verilen cevaplar ve öğütler üzerinde dürüst olarak düşündüğünde kendisine makul, mantıklı gelecektir. Ama bunun, o güne kadar kurduğu düzende, planladığı gelecekte köklü bir değişiklik yapmasını gerektireceğinden korkmaktadır. Bunun üzerine Kuran'daki deyimle "kulaklarını tıkar" ve o ortamdan bir kaçış yolu aramaya başlar. Kuran'da bu psikoloji, Nuh Peygamberin ağzından şöyle anlatılır:
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.' (Nuh Suresi, 7)
Kuran'da, öğütten kaçan bu tür insanların durumu ise yaban eşeklerine benzetilir:
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar? Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri gibidirler; arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 49-51)
İslam'a davet edildiği halde, bu tür basit tavırlarla haklı çıkmaya çalışan kişinin "çok büyük bir zalim" olduğunu ise yine Kuran'dan öğrenmekteyiz:
İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez. (Saff Suresi, 7) 
Söz ettiğimiz inkarcı, eğer biraz daha inatçı ve tecrübeli bir kişiyse, kendi "uyanık"lığını kanıtlamak için her ortamı kaçırılmaz bir fırsat bilir. Herkesi kendisi gibi bildiğinden, müminlerin sırf Allah rızasına yönelik olan birlik ve dayanışmasına da "cahiliye" standartlarına göre bir açıklama bulmaya çalışır. "Bu işin içinde bir iş var", "bu devirde kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne gelmez" gibi beylik teşhislerle aklınca kendi kurnazlığını ön plana çıkartmayı dener. Kimi zaman da üstten bakan alaycı tavırlar sergileyerek kendine olan güvenini pekiştirmeye yönelir. Bu konuda en büyük desteği yine, kendisiyle aynı ruh halini taşıyan yakın çevresinden alır.
Kuran'da, bu tip bir kişinin, müminlere karşı tutumu ve saptırıcı yakın çevresi ile ilişkisi şöyle ifade edilir:
İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki:"Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz." (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. (Bakara Suresi, 14-15)
Aslında Kuran'a karşı misal getirme, müminlere karşı samimiyetsiz, peşin fikirli ve art niyetli yaklaşma, dinde ve iman edenlerde açık ve kusur arama, alaycı tavırlar sergileme yalnızca bu kişiye özgü davranış bozuklukları değildir. Kendisinden çok önceki devirlerde yaşamış ve dine cephe almış insanlar da yüzyıllardır aynı taktiklere başvurmuşlardır. Çağlar değişmesine rağmen zihniyet, izlenen yöntem, verilen misaller aynen devam etmektedir. Gerçekleri bile bile örtmek için bu yönteme başvuranlar tarih boyu hiç değişmeden bugüne dek varlıklarını sürdüregelmişlerdir:
Hayır, onlar geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. (Müminun Suresi, 81)
Bunların yanında bir grup da dini kendi çıkarlarıyla ters düşmeyecek bir şekilde çarpıtmaya çalışır. Kuran ayetlerine karşı başka kıstaslar öne sürer. Dini bu şekilde çarpıtmaya çalışanlar hakkında Kuran'da şu hüküm yer alır:
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye. (Kalem Suresi, 36-39) 
Kuran'a uyan samimi bir mümin gördüğünde, yaşadığı suçluluk duygusunu ve aşağılık kompleksini gizlemek için kendini temize çıkarmaya çalışmak da, cahiliye toplumlarında sık başvurulan yöntemlerdendir. Bu tarz insanların bunu yaparken kullandıkları kalıplar genelde hep aynıdır. "Elhamdüllillah biz de Müslümanız", "benim babam hacı", "anneannem de başını örterdi", "ailem çok dindardır", "ben zaten bayram namazlarını kaçırmam" gibi sözlerle altta kalmamaya çalışırlar. Kendilerine din konusunda öğüt verilmesi, eleştiri yapılması, akıl verilmesi, doğru olanın tavsiye edilmesi ağırlarına gider. 
Bir de, "ben hepinizden daha dindarım, daha namusluyum, kimin kimden daha üstün olduğunu yalnız Allah bilir" gibi ifadelerle üste çıkmaya çalışanlar vardır. Elbette, kimin üstün olduğunu en doğru Allah bilir. Fakat Allah üstünlüğün yalnızca Allah'a bağlılıkla, Kuran'da belirtilen mümin özelliklerini üzerinde taşımakla olacağını da açıkça bildirmiştir. Kuran'da belirtilen ölçüler çok açık ve anlaşılır olduğundan, Kuran'dan haberi bile olmayan bir kimsenin kendisi için, sahtekarca üstünlük imaları yapmasının onu aciz ve basit bir duruma düşürdüğü ortadadır. 
Bu tür bir tavra giren kişinin en büyük hatalarından biri de, müminleri kandırdığını sanmasıdır. Müminler, Allah'ın verdiği kavrayış gücü ve Kuran'ın bildirdiği kıstaslar sayesinde, karşı tarafın ruh halini çok iyi teşhis etme gücüne sahiptir. Kaldı ki, "sinelerin özünde saklı olanı bilen" (Al-i İmran Suresi, 119) Allah, zaten o kişiyi kendisinden de iyi tanımaktadır. Söz konusu insan, yaptığı sözde kurnazlıklarla diğer insanları ve kendi vicdanını kandırsa bile, Allah katında mazeretlerinin hiçbir geçerliliği olmayacaktır.